hayallerle başlar her şey. istediğin, beklediğin şeyleri dizersin önüne. olmasını umut eder, elinden geleni yapar, yüreğinden geçene kulak verirsin. sonra bir gün, her şeyi şekilleyemeyeceğini fark edersin ufacık bir ayrıntıda ve bununla baş etmek zor gelir sana…
o andan sonra tuzla buz olur, yıkılır kalır önüne hayallerin. çünkü anlarsın ki aklından geçirdiğin gibi olmuyor her şey. senin gibi düşünmüyor, senin inandığına inanmıyor, senin bakış açınla bakmıyor insanlar hayata. evet, olması gereken de bu zaten! ama öyle seni senin onu düşündüğün kadar düşünen, canından çok seven, senin için her şeye göğüs germeye hazır bir sevgili; her koşulda arkanda olan, kendi isteklerinden çok senin fikirlerini dinleyen bir aile; ne olursa olsun iç çektiğinde tüm sıcaklığı ile saran bir arkadaş olmadığını farkedince burulacaksın işte. herkesin kendi koşulları, kendi doğruları var ve herkes kendi gözünden görecek önce olayları. senin ne hissettiğin hep ayrıntı kalacak, sen bunu başkaları için yapamasan da. herkesi kendinden önde tutmak, fedakarlık, mutluluk için bir anahtar değil salaklık! kimse, sen onu kırmamak için sustuğunda teşekkür etmiyor. onun istekleri senden önce geldiğinde kendini şanslı saymıyor. ona anlayış göstermeye çalışırken için içini yiyor diye “yeter ki sen üzülme” deyip kendinden ödün vermiyor. yok öyle bir dünya yahu! bindirdiğin kadar eşeksin işte, yaptığın her fedakarlık görev olarak üstüne kalıyor…
karşındakinden, sen olmasını, senin hayalin olmasını beklemek nasıl boş anlarsın, anlayacaksın yolun bir yerinde. hayal kırıklıklarının üzerinde yalınayak yürümek dışında yapabileceğin bir şey olmayacak o zaman. bu, mecburiyetin olacak hatta. çünkü oradan uzaklaşmak için de olsa, hayal etmeyi bırakıp elindekileri sevmeye devam etmek için de olsa, atacaksın o adımları illa. hayat, yürümeden ilerlemiyor. ardında kalmıyor o zaman hiçbir mesele. atlatmak için, hayallerini kırıp üstüne basman gerekiyor bazen…
beklentin bittiğinde, inancın solduğunda, nefes alıp verirken içinde bir coşku kalmadığını farkettiğinde, dönüp gitmen gerektiğini öğreneceksin. gitmeyince deliriyorsun çünkü. kalınca kendinden aldıklarını sana kimse geri veremiyor. sonra, sen, sen olmuyorsun işte. içi boş bir kabuk! öyle bir aşk, sevgi, bağlılık yok! değmez bunca saçmalamaya…
onlarca kez düşsen de kalkmayı öğreneceksin kalmaya karar verirsen de. her düştüğünde acıyıp acımaması da önemini kaybedecek zaten tekrarlandıkça. acı, zincirin kırıldığı o anda, hayata dair eski, küçük bir ayrıntı olarak kalacak sadece bir yerlerde… bu deve güdülecekse eğer, tutunacak bir dal bulacaksın önce. işte emek dedikleri o dalı bulmak, kırmadan yıllarca ona tutunmak zaten. bazen, ellerin kopacakmış, her şeyi bırakıp gitmek daha kolaymış gibi gelse de çabalamak işte. sevgi, aşk, bağlılık böyle olsun. sen sen ol yine. sevdiğin, ailen, arkadaşların da değsin ama bunca yorgunluğa...
Son yorumlar