Yazdığım “Elveda Tespit” yazısına çok sayıda feedback aldım. Okuduğundan bile haberim olmaya bir sürü kişi yorum yazdı, mail attı, facebook’dan mesaj yazdı. Bu beni “blogu kapattığıma” cidden pişman etti. Hem bu yorumlar hem de 1-2 sebepin ortadan kalkması ile BLOGU DEVAM ETTİRME kararı aldım. Ama bundan sonra tespitte yazmıcam. Yeni adresimiz : alidemirci.com/blog.
Vedalar’dan nefret ederim. Kısa keserim hep. Doğru düzgün konuşamam. Zaten vedalar’da konuşmak gereksizdir. Gözler konuşur. Sarılırsın… Cümlelerin ne kadar az kaldığını öğrenirsin.
En nefret ettiğim şeyi yapıcam şimdi. Hani birisi ölür, onun miras paylaşımını yapmak lazımdır. Miras paylaşımı sohbeti yapma görevi en zor görevdir. Bu muhabbeti yapmak bile ölüye saygısızlık sayılır ama yapılmalıdır. Neyse.
- Siteyi kapatmıyacağım. Arada uğrar yeni yorumları onaylarım.
- Bir daha yazmayacak olmamın sebebi aslında o kadar şaşalı bir sebep değil. Bir tane sebepte değil.
Beni takip eden herkese teşekkür ediyorum. Belki bir gün yine karşınıza çıkarım. Eğer sizi güldürebildiysem ne mutlu bana amacımı gerçekleştirmişim demektir. Eğer sizi düşündürebildiysem kalıbıma sıçayım. Ne gerek var şimdi durduk yerde sizi düşüncelere sevk ettim. Dediğim gibi vedaları sevmem, kısa keserim. Kestim.
“Hangi erkek onun yerinde olmak istemez lan?” dediğinizi duyar gibiyim. Biraz derinlemesine düşününce öyle olmuyor işte. Valla olmuyor. Du bi daha şükür namazı eda edip gelicem….
Hah geldim. Amin. Bak şimdi düşün enriquesin. Enrik diyelim ya zorlanıyorum yazarken. Neyse ne diyodum. Enriksin. Çıkıyorsun britney ile sonra piyasaya yeni bir şarkıcı çıkıyor esmer güzeli, ben direk tekmeyi vurur ona kapağı atarım. Sonra bunla sevişiyorum falan tam olaya geçicem hop bi klip izliyorum klipte oynayan kız tam bir taş. Hop atliyorum ona. Sonra victorias secret defilesine davetiye geliyor gidiyorum son aşkımla. Orda ki karıya tutuluyorum, hop onu ayartmak için uğraş. Daldan dala atlaya atlaya valla bi bok yapamam. Gelirim 50 yaşına hala tek tık yok. Hem de evlenememişim. O yüzden istemiyorum lan o hayatı. Yani öyle bir durum olsa direk redderim. Çok kadın hiç kadındır hafız bunu yaz bir kenara.
Gerçi böyle yazdığıma bakıp beni daldan dala atlayan bir piç sanmayın. Öyle olmayı istermiydim tam olarak emin değilim. Mesela bügün arkadaşla eve giricem. Karşıda 3 tane kız var. 2-3 defa ben geçerken bakıp dururlardı. Geçen gün işte güldüler falan böyle. Gururum okşandı, götüm kalktı evet ama zerre yüz vermedim. Sanki onlar erkek ben kızım. Neyse sonra bir arkadaşa anlattım bu durumu. Bana aynen şöyle dedi ; “Olum atsana eve işte”. Bu olayı 34 erkeğe anlatayım 33′ü aynı cevabı verecekti eminim belki ikisi de “abi sevgili yapsana işte” derdi.
-35 etti abi. Ya ben karı diyom kız diyom sen hala matematiğin peşindesin be kuzum. Burcumdan dolayı mı acaba dedim kendi kendime ama sonra acı sonuca ulaştım. sevişmek için sevmem lazım benim. Neden acı sonuç? – Kız gibi lan. Tam bir kız cümlesi. – ilişki yaşamam için onu sevmem şart canımcım. Bak işte kız cümlesi. Erkekliğin yüz karısıyım yeminlen.
Ama şimdi bunu bir kıza desem. İnanır mı? inanmaz tabi anasını satayım. Kim inanır lan buna? 3 kız cilve yapıcakta, eve atma durumun var da ben ordan öyle sessizce hiç bir şey yapmadan boynum aşağıda geçicem ha? Ben de inanmadım lan. Sallıyom mu anasını satayım napıyom? Hani insan kendini kandırır ya. Valla ben de kendimi halusilas.. nası yazılıyo lan bu. Neyse işte halusilik gördüm diye mi kandırıyorum accaba? Yok lan bu devirde benliğine bile güvenmiceksin.
Şimdi acı gerçeklere dönelim. Maalesef kızlar benim gibi erkeklerin sayısı çok az. Vallaha az. Sizi sevmese bile sevişecek bir sürü erkek var. Hatta sevişmek için seven bile var. Bile dedim de o bile komik geldi. Bile denmeyecek kadar büyük bir kitle sizinle sevişmeyi arzuluyor. Bilmem hoşunuza gider mi(lafa bak!) ama bana çok ezikçe geliyor. Sadece güzelliğiniz için sevilmeniz bile ezikçe geliyorken, bir meta gibi görülerek sevilmek daha bi ayrı koyar. Ayrıca bu “meta” kelimesini de hep kullanmak istemişimdir. Bir de “yaşanmışlık” var tabi. Çok seviyorum lan. Bunca yaşanmışlığımız var Ali, buna rağmen terk mi ediceksin? Genelde kızlar kullanır bu lafı. Seviştik, öpüştük, koklaştık demeye utanırlar şimdi taam mı, üstü kapalı yaşanmışlık derler. Sikdirtme lan yaşanmışlığını meta. 2 en sevdiğim kelimeyi aynı cümlede kullandım ama sanırım ucu baya bi kötü yere gitti. Neyse amacımı biliyorsun.
Ne diyordum. Hah < meta = ' content ' . Nolur html bilen biri şu espiriye gülsün.
Geçenlerde bir şirketteyim. Kızın biri çok hoşuma gitti. ama kötü bi niyetim yok. arkadaşa dedim ki, şu kız çok hoşmuş. Çocukta gitmiş söylemiş kıza, bu çocuk seni beğendi diye. Kız bir sonraki gelişim de yanıma geldi, "utanmana gerek yok yüzüme söyleyebilirdin". Lan ben dondum kaldım, ama hoşuma gitti. Şirketten çıkarken düşündüm. "Lan bu kız acaba türk olduğum için kapağı atmak için mi asılyıor bana? Param var diye mi?" (Sanki çok param var da). Neyse işte. sonuç olarak rahatsız oldum. Kızın amacını yaşıyarak öğrenmek çok sıkıcı lan. Düşünsene 6 ay çıkıcam amacı parammış. Kulak arkam sikilmiş kadar kötü olurum valla. Kız olarak düşünüyorum mesela. En temiz duygularımla seviyorum adamı o benim memişlerimi seviyor. Hatta defterine çizmiş isim vermiş. Vallaha kötü bir durum ya. Kızların işi zor bilader.
Şimdi bi düzgün erkek sen kaldın ali sen de amerika'ya gidiyorsun ne olcak bizim halimiz diyorsanız eğer. Size bi taktik yazayım :
Şu ana kadar blog’da en çok okunan yazıları listeledim. aslında yazının kalitesi ile tamamen alakalı değil, %30′u google aramalarından gelenler, diğerleri de sosyal ağlardan gelen ziyaretçilerimiz. Biraz duygusal, biraz komik, biraz iş ciddiyeti. Her şey var valla. Din bile var . İyi okumalar.
Pazartesi sabahı : Saat 7.50. Yataktan fırlayarak kalktım. başım felaket ağrıyor, belim ise ondan daha feci. Pantolonum feci pis, her yer toz olmuş ve yapışmış. Saate bakıyorum, tam anlayamıyorum. Çince olmuş telefon. Düzeltmeye çalışırken mutfaga gidip bir çay içeyim diyorum, mutfak dağılmış. Korniş aşağı düşmüş bobinler yerlerde. Kırmızı sandalyeler balkonda ne arıyor?
…………………
Sıradan bir günden tek farkı pazar olmasıydı. Bir de çok geç kalkmış olmam. Saat 3 gibi serpil uyandırdı “yeter lan yattığın” gibisinden. 20-30 dakika yatakta oyalandım ve kalktım. Bir şeyler atıştırdıktan sonra tasarıma geçtim. Dışarı da hava pek güzel değildi normalde bügün iyice bir gezecektik. Akşam oldu markete gidip bir şeyler alalım dedik. Bizim markete gittik ekmek yok yan markete gittik almaya. Yan markette votkayı görünce direk kafa içmeye odaklandı. Şimdi serpile içelim desem olmaz, aslında dışarda içerdik de şimdi ortam uygun değil. Dedim sen dışarı çık bir sürpriz yapıcam. Gittim 70liklerden bi votka aldım bir de salam aldım. Salamı da sürpriz olsun diye alıyorum. Eve gittik odaya geçip çaktırmadan votkayı içtim. Benim kafa hafiften iyi olmaya başladı. Canım daha çok istiyor. Aşağı gidip 2 tane şarap daha aldım. Pek bir şey yok yine. Allah allah diyorum niye sarhoş olmadım. Sonra banyoya girip yatıcaktım. Girdim banyoya… Ve işte ne olduysa bundan sonra oldu…
Banyodan çıktım, kurulandım falan. Oturdum bilgisayar başına. Lan gözler bulanıyor. Yavaş yavaş görüntü gidiyor ben de. Ayağa kalktım yüzümü yıkamaya, ayakta durcak halim yok. Bundan sonrasını hatırlamıyorum zaten. Sabah kalktığımda başım feci ağrıyordu. 8′e 10 kala kalktım. Serpil tüm olayı anlattı ;
Bir den bağırarak kalkmışım bilgisayarın başından, ofise doğru. Ofiste ki sandalye ile bütün odaları gezmişim. Sonra demişim ki ; “Benim kırmızı sandalye sürme ehliyetim yok, yarın alalım”. Sonra bu sandalyeleri balkona götürüp, “nolursun otur burda sigara içelim” diye yalvarıyorum. Sandalyede garip hareketler yaparken sandalyeden düşmüşüm. Sandalyeden nasıl düştüğümü de merak ediyorum harbiden. Sonra mutfak kapısının üstüne çıkıp, “ben burda oturucam lan bundan sonra” diyormuşum. Kapı nasıl düşmedi hala anlamıyorum. Orda sigara keyfi yapıyorum. Sonra kapıdan bir düşmüşüm, belimin neden ağrıdığını açıklıyor bu. Ama öyle böyle değil, sanki kırılmış gibi. Düştüğümde sigaram kırılmış. Oturum orda ağlamışım, “Sigara sen niye bana kırıldın ki? Bundan sonra imperial sigarası alıcam. Sen bile bana kırıldın” diye söyleniyorum balkonda. Balkonda baya pis. bu da pantolunumun niye kirli olduğunu açıklıyor. Sonra balkona çıkıp bağırıyorum herkese, “burası tokyo ulan!!!!”. Sanırım spartadan esinlendim. Sonra kapının üstünde korniş var, bir de önünde tahta. O da benle düştü. Serpile diyorum “patron gelirse eğer deprem oldu o yüzden düştü. Yarın tokyoya gidiyoruz ulan. Ofisi uçağa alırlar mı ki? Almazlarsa tokyodan 3 adam çağırıcam, ofise getiricem patronu kandırcam burası tokyo diye”. Sonra içeri geçip, “tokyoya vize almak için müracaat etmiştim. İçerde birisi var mı? Serpil ben evrakları kendim doldurayım yarın verirler” diyorum. Hangi kafayı yaşıyorum amına koyim hala anlamadım.
Sonra bilgisayar başına geçtim. İbrahim mi mesaj attı yoksa ben mi aradım tam hatırlamıyorum. İbrahime dediğim laflar zaten manyaklığımı tamamen ispatlıyor. Bak bak laflara bak ;
- İbrahim sen çaya şeker atıyormusun? Hıh bundan sonra çaya şeker atma. Lan benim babannem çalışmaktan bel fıtığı oldu. bu şekerler pancardan yapılıyo piç. Ne kadar uğraşıyorlar. Denizlinin neyi meşur? He horozu. Çaya horoz atıcaksın. Önümde ki 20 tane kesme şekeri ağzıma atıyorum. Ve ağzım, midem iğrenç oluyor. Konuşamıyorum da, hepsini tükürüyorum. Monitörün neden kirli olduğunu da burdan anlıyoruz. Ve midemin neden yandığını.
- Biz yarın tokyoya gidiyoruz. Sen de gelsene.
iboya baya bi küfür etmişim, baya bir şeyler demişim ama onu ikimizde hatırlamıyoruz. O kadar bağırmışım ki, alt kattan millet vuruyor falan. Yandan vurmuşlar. Sonra açtım bilgisayarı tasarım yapıyorum. Bu da tasarımıma ne bok olduğunu açıklıyor. Resmen içine etmişim. 2 gün boyunca uğraşmıştım amına koyim. Artık uslanıp yatmaya gidiyorum. Ve saati tokyo saatine göre ayarlamışım, telefonun dilini de çince yapmışım. Alarmı da kurmuşum. O kafayla bunları nasıl yaptım hiç haberim yok. Ve sabah kalkıyorum. Patron geliyor. İçimde büyük bir tedirginlik. Mutfaga giriyor patron. Aliiii diye çağırıyor beni, ben cevap vermiyorum. Sonra arıyor mutfaktan. “Eyvah boku yedin ali” diye geçirerek gidiyorum mutfaga. Gerizekalı 3 aydır bozuk olan dolabı tamir etmeye çalışıyor, bana bi tutsana şunun ucundan diyor. Kalbim küt küt atıyor tabi. Kornişi yerine taktım da çok boktan duruyor, her an birinin kafasına düşebilir. Neyse patron görmedi onu. Sonra kapı çalındı. Eyvahhh dedim ev sahibi geldi, çünkü bizim yan tarafta oturuyor. Sonra bi baktım hakkaten ev sahibi, ama başka bir şey için gelmiş galiba, çünkü gürültü ile alakalı bir şey demedi. Şu an hala tedirginim. Her an her şey olabilir. Patron bir kızarsa gururuma yediremeyip siktiri çekerim valla. Hadi hayırlısı.
Hiç bir şey yazasım yok ama kendimi yazmak zorunda hissediyorum. Garip bir duygu. en çok kullanmak istediğin repliğin hiç gelmemesi gibi. Muhabbetin senin hiç istemediğin bir yere gitmesi ve muhabbeti senin konuşmak istediğin konuya bir türlü varmaması gibi. Belki de tabakta kalan son fıstığı alıp almamak arasında gidip gelmek gibi. Neyse yarın pazar, güzel bir pazar yazısı ile bu saçma yazıyı telafi ederiz. Belki edememek gibi.
Bügün youtube’de bir video izlerken bir yorum okudum. Hiç bir şey söylemiyorum direk videoyu ve yorumu yayınlıyorum
selam türk kızları. hemen bi’ şey diyip gidicem…
hani siz şimdi bi an heyecan yapıp belki erkek arkadaşım da bana bele güzel şeyler hazırlar diye hayaller kuruyosunuz ya, çok beklersiniz güzelim. sizdeki bu gereksiz özgüven halleri, olur olmadık her an ce’ee yapan kaprisleriniz devam ettikçe değil ülke ülke dolaşmak, iki adımlık cafeye kahve içmeye götürmezler sizi. hadi şimdi al hayalleriniz de siktir git elif şafak oku.
Orta 3. sınıftayım. Sınıfta çok hoş kızlar var ama nedense pek ilgim yok. Belki de cesaretsizlikten belki de yaşadığım şartlar. Her şey 2-3 arkadaş toplanıp sevgilimizin isimlerini agaç’a kazımayla başlamıştı. Ömer “aysel” yazmıştı, gökhan “sibel” yazmıştı, yasin “gizem” yazmıştı. Benim yazacak bir sevgilim yoktu. Ve işte o an sevgili bulmaya odaklanmıştım. Eksiklik hissetmiştim, benim de bir tane agaca kazınacak, tarih defterimin arkasına isimlerimizi yan yana yazacağım bir sevgilim olmalıydı.
Okuldaki kızlara o gözle bakmaya başlamıştım. Gözüme kestirdiklerimi yazıyordum, bir sonra ki aşama eleme aşaması olacaktı. Tatlı bir sevinç vardı içimde.
Yaklaşık 15 kız ismi birikmişti. Şimdi sıra elemeye geldi. Sarışınların aptal olduğunun henüz yeni yayıldığı zamanlardı. Ve ben de sarışın ve kumralları çıkarmıştım. Sanki çok akıllı kızı napcaksam. Akıl işte. Herneyse listede bir tek “melek” kalmıştı. Saçları simsiyah yüzü de ona inat bembeyazdı. Gözleri siyah olmasına rağmen öyle bir parlardı ki… Kendimi bu kızı sevmeye programlamıştım. Çünkü sadece agaca kazımış olmak için teklif etmek biraz ezikçe geliyordu.
…
Eski okulumda derslerim baya iyiydi. Bizimkiler bu işte bir bokluk var bu çocuğun dersleri böyle olmamalı diye benim okulu kötüleyip gönderdiler “yahya kemal beyatlı” ilköğretim okuluna. Okula sonradan girmenin verdiği çekingenlik var üzerimde. Ve fakir olmanın verdiği eziklik. Herkes servisle gidiyor bilader. Ben hafif delik ayakkım ile yürüyerek gidiyorum 40 dakikalık yolu. Okul çıkışı otostop çekiyorum ama. Okula gururdan ekmek arası götürmediğim için açlıktan ölüyorum….
Kendim doyamıyorum bir de meleği pastaneye götürücem ha? komikti işte ama bir şekilde medeni cesaret bulup girişimimi yapmıştım. Her zaman ki gibi okul çıkışını bekleyip yanına gittim.
- Melek merhaba
+ Merhaba ali
- Nasılsın? Yürüyelim mi biraz?
+ ya benim servis geldi.
- tamam o zaman ya.
Kötüydü işte. Sevgilin ile aynı yerde oturup aynı servise binememek. Otostop çekmeye doğru yol alırken düşünüyorum bunları. Babama kızıyorum. Kadere kızıyorum. Direk ferdi tayfur’a bağlıyorum. “aramızda dağlar engeller mi var?”, “imkansız aşk bizimkisi” falan. Ama zevk veriyor lan. Şimdi düşünüyorum da. Böyle arabeks takılmak, kendi kendine dert oluşturmak. -Çocuksun lan sen demedi kimse. Ben de çektim acımı kalbime gömüp.
Hayır gömmedim. Vazgeçermiyim? asla!. Bir sonra ki gün melek yanıma geldi. Hayırdır ali dün bir şey söyleyecektin. Merak ettim. Bir den içimi bir hüzün kapladı. Onun o saçları gibi kapkara olmuştu içim. Çok güzeldi. Zengindi. Veya değildi tam bilmiyorum. Ama servisle gidiyordu. Bir şey diyemedim. İçerlemiştim biraz. Israr edince söyledim. — E şay biz ikimiz arkadaş oalbilirmiyiz? + arkadaşız zaten. – ya mehmet ile özge gibi. + sen beni seviyormusun yani? (Gözlerini öyle büyüttü ki. İçimde olan karanlık yerini boşluğa bıraktı.) + şeyy… evet.. sefiyorum. Sevgi yoktu o zaman biz seferdik. sefiyorum seni derdik. Niye derdik?
Tamam dedi sana haber vericem. O zamanlar telefon yok ki kimsede. Mesajlar arkadaşlar aracılığı ile yollanıyor. Ortak arkadaşımız vardı filiz diye. Bir sonraki gün filiz geldi. Bana akıl veriyor. Tamı tamına hatırlıyorum aynen şöyle salakça bir şeylerdi :
“ali bak meleki seviyorsun bana dedi. onu üsme taam mı? O faruk olayında çok üzüldü. bir daha kimse arkadaşımı üzmesine izin vermicem. Sen de olsan sana da karşı çıkacağım.”.
Gerizekalı filiz. isminde hayır yok. Zaten çok sevmezim. Güzel kızların yanında dolaşan çirkin kızdı. Çok zayıftı. Kemikleri sayılacak derecede. Ama sonuçta mutlu haberi o vermişti bana. “sevgili oldunuz” dedi. Sanki bu izin veriyor amına koyim. Çekinmiştim o gün. İlk sevgilim değildi ama sonuçta melekti o. Güzeldi. Sınıta ki bir çok erkeğin rüyasıydı. Beni nasıl kabul etmişti? Sonradan geldiğim için zaten sınıfta dışlanıyorum. Üstelik bir de sonradan gelip meleklerini alıyorum. O günden sonra zaten hiç biri ile samimi olamadım. Çünkü hep uzak durdular ben de yakınlaşamadım. Çünkü kantinte simit kola veya ayran alacak param yoktu.
Cesaretimi toplayıp meleğin yanına gittim. Çok güzel gülüyordu. Mutluydu. Geçmişi unutup benle yoluna devam ediyordu. Evet komik. orta 3 deki bir kızın acıların kızı olması garip. O zaman olsa gülerdim ama acımıştım. Ya niye dertli bu kadar falan diye. Ona şevkat göstermiştim.
+Melek yarın görüşelim mi?
- Tamam olur canım.
Canım mı? bir önceki ders gördüğümüz gökyüzünün 4.katmanını görmüştüm. Uçuyordum. Birinin canı olmak. Çok sevinmiştim. Ben de ilk fırsatta kullanmalıydım bu kelimeyi. Evde oturup düşünüyorum. “Canım ne yaptın dün?” olmaz ya çok yapmacık oldu. “ne yaptın dün canım” olmaz ya bu da. Canım demek çok keyifliydi o zamanlar. Hep cümle içine koyardım konuşurken. Hatta “canım canım ya” falan demişliğim bile var.
Böyle hayaller kurarken yarın nereye götüreceğimi düşünüyorum. Cepte bir kuruş para yok. Babamdan zaten isteyemem. Nasıl isteniyordu ki? “Babadan harçlık almak? Ne o ya. ortaokulda harçlık mı alınırmış. Ama üniversiteye gitsem verir heralde” derdim hep. Para kazanmanın yollarını düşünüyorum. ama aklıma hiç bir şey gelmiyor. O kadar hayallere dalmışım ki önümde ki şeyleri görmez olmuşum. Televizyonu satacağım. Çocuk aklı işte. Kucaklamaya kalkıştım televizyonu, kaldıramadım yerinden. Kardeşimden yardım istedim. Veeee pat…
Televizyon kardeşimin üstüne düştü. Bilmiyordum bu kadar ağır olduğunu. İçimde ki tek korku televizyondan “pat sesi” çıkmasıydı. Biliyordum sadece düşmesinden kaynaklanan bir ses değil bu. Kardeşimin televizyon altında ne bok yediğini düşünüyorum. Kafa gitmiş benim korkudan. O da kalktı gülerek sanırım pek bir şey olmamış. Veliyi çağırdım. Veliii….
En yakın kankam veli. Çok şey borçluyum ona. Pipimin ne işe yaradığını o öğretmişti. Tam bir piçti. İlk sigaramı onla içtim. Yağmurda deli gibi onunla gezdim. Ne yapıyor şimdi hiç bilmiyorum soyadını unuttum aratamıyorum da. Her neyse…
Veli güçlüydü. Koyduk televizyonu yerine. Salonda yap-boz yapıyorum bizim maviş ile. Mavişte kuşum olur. Papağan gibi 5-6 kelime öğretmiştim. Evet mavişe de canımı öğretmiştim. Beni gördüğün de canım derdi hep. Sevinirdim bende. Melek diyormuş gibi…
Annem şaşırmıştı televizyon izlememe. Hep çizgi filme bakan çocuk yap-boz oynuyordu. Şüphelenmişti. annem önemli değildi de babam akşam gelince haberleri nasıl izleyecekti. Televizyonun ortasında bembeyaz bir nokta ve açılmıyor. Akşam olduğunda erkenden yatıp uyumuştum. televizyonu açtıklarında “Aliiii” diye bir ses duydum. üç buçuk atıyordum o anda. Uyumuş taklidi yaptım ama benim kardeş her şeyi bülbül gibi ötmüş. Babam neden yaptın dedi? Ben de bütün saflığım ile anlattım durumu. Babam pastane paramı vermişti. Tam hatırlamıyorum ama sanırım 50 binliraydı. Sevinçten uçuyordum. Ama televizyonu kaybetmiştik. 1 ay boyunca yapılmadı televizyon. Günde 10 saat televizyon izleyen ben o bir ay boşluktan sonra bir daha hiç doğru düzgün televizyon izlemedim. Belki de hayatta yaptığım en güzel hayaydı o televizyonun tüpünü patlatmak.
Ve sabah olmuştu. Her zaman 3 numara baba zoruyla kestirilen saçlarla dolaşırdım. Ve saç bir türlü taranmıyordu. Saç yoktu çünkü. Veliden öğrenmiştim, limon saçı sertleştiriyormuş. Çok az olan saçımın önlerini az da olsa kaldırmıştım. Kahverengi keten kotumu giyindim ve üstümde beyaz bir gömlek. Çok şıktım. Annemin şaşkın bakışları arasında çıktım evden. Buluşma yerimiz okulun bahçesiydi. Niye orada buluşuyorduk bilmiyorum.
Pazar günüydü…
Pastaneye doğru yola çıktık ama nereye gideceğimizi hiç bilmiyordum. Ara sokaklardan geçerken bir yandan melek ile muhabbet ediyorum bir yandan pastane arıyorum. Çok heyecanlıydım. Velinin verdiği tavsiyeler ile kendimi daha çok heyecalı hissediyorum.
“Olum elini tut kızın. Bak onlar çok hoşlanır böyle şeylerden. Eğer tutmak istemezse sevmiyor demektir”.
Amına koyim inanmıştım bu veliye. Hep inaırdım zaten. Saftım. Yoldan giderken sinema gördüm. Titanic burda falan yazıyordu. Biraz gözleri kısıp meleğe çaktırmadan bakıyorum. bilet fiyatı da yazıyordu. 2 kişinin kaç para edeceğini hesaplayıp cebimde ki parayla karışlaştırdım. Evet yetiyordu. Ve bulmuştum…
Meleği sinemaya götürecektim. Pastane boş iş. Hem aşk filmi elini daha kolay tutarım. Neyse girdim içeri. Belki hayatımda ilk defa kendi paramla bir şeyler yapıyorum.
girdik içeri. Gögüslerimi biraz şişirdim ve gururlu gururlu iniyorum merdivenleri. içerisi çok karanlık. Niye böyle ki falan diye geçiriyorum içimden. Sinema karanlık izleniyor sanırım. Ben de artık ışığı kapatıp izlicem pazar akşamları parliment kuşağını diyordum. Ve orda fenerli amca sayesinde yerimize oturduk. h15-h16 koltuk numarası. Hiç unutmam.
Filmin başlamasına yakın elini tutmaya yeltendim. Başka yere bakıyor diye vazgeçtim. Ve sonra bir daha tam tutacakken önümüzden birisi geçiyordu. abiydi ama hepsi. Sevgilisinin elinden tutmuş abi ve abla. Özendim onlara. benim de sevgilim vardı ama ben tutamıyordum. Ve dayanamayıp sertçe tuttum elini. Melek çok şaşırmıştı. Beklemiyordu böyle bir şey. Biraz da ayılık yapıp sert tutunca çekmişti elini. Kötü olmuştum. “Melek beni sevmiyor…”. Sevilmeme duygusunu ilk o zaman hissetmiştim. İnsanın içi acıyor. Acımıştı da.
Ne yapıyorsun? dedi. Ama kızarak değil, hafif cilveli. O zaman bunu fark edecek tecrübem yok. Sen beni sevmiyorsun melek dedim ve…..
Meleğe iyicene güzel bir tokat patlattım. Şok olmuştu. Hiç bir şey diyemedi. Ben de bu şoku atlatmasına izin vermeden çıkmıştım sinemadan. Ağlıyordum. Mutsuzdum. Melek beni sevmiyordu… Ne yapmıştı sinema da hiç bilmiyorum. Bir daha hiç konuşmadık. Filiz de konuşmadı benle. Ben de veliyle hiç konuşmadım. Sadece babam sordu akşam ne yaptın diye. Sustum ve geçtim içeri. Gözlerim dolmuştu. Sevilmemek kötüydü. Bir kıza tokat atmak kötüydü.
Ve ben bir daha titanik’i hiç izlemedim. Sonunda batıyormuş, melek ile benim gibi…
Nedense pek pazarları film izlemeyi sevmem o günden sonra. Hep aklıma gelir melek o simsiyah gözleri ile sinemaya girdiğimde.
Bir film olsun bir dizi olsun ben hep kaybedenlere üzüldüm. Onların ne düşünebileceğine odaklandım. Lan mesela wicker park izliyorum. Nişanlısını bırakıp hayatının aşkını bulduğunda ben diğer kızın haline üzüldüm. Lan film bu ikisinin kavuşması üzerine yani ikisi kavuşunca hikaye bitiyor ama ben gidip bu malak kızı düşünüyorum.
Ben mesela hiç cevahir ile şukufe’nin birleşmesine de sevinemedim. Hep bilal’de kaldım aklım. Acaba o ne düşünüyor o ne yapıcak. Bu sevdayı kalbine gömüp gidecek mi? Yoksa aşk’ı için aşkının aşkına rağmen savaşacak mı? Ben bunları düşündüm hep. Çünkü bunlar hep daha zordu. Sevmek sevilmek kolaydır. Sevdiğine kavuşmak bir süre sonra olagan bir durumdur. Ama başkasını seven birini sevmek zordur, seni sevmesi için beklenen o süre… Zordur yani. Yaşayan bilir derler ya hani. Aynen öyle.
İkinci planda ki adam daha ilgi çekicidir ayrıca. Ya çok romantiktir terk edilmiştir ya da tam bir psikopat. Romantik ve terk edilmişse pek üzülmem ama psikopat ve terk edilmişse, onun o aşkla bakan gözlerine hasta olurum. Her gün okula giden bir insanın okula gitmesi doğal karşılanır. Ama ayda bir okula giden adamı görünce şaşırırız. Vayy be gelmiş deriz. Halbu ki her gün okula giden zaten her gün gidiyordur. Kötüyü karizma yapan da budur zaten.
Ama bu karizma önemsizdir dizilerde, filmlerde. Baş rol şundadır. Kötü adam küçük sürprizler yapsa, alışverisi sevse, mango indirim günlerin de sevdiceğine mesajla hatırlatsa, 3dönüm gül bahçesi alsa önemsizdir. O iş olmayacaktır aga. O yalnız kalacaktır, çünkü onun halinde olanlar onu görüp üzülecektir. Ben mesela. Doğru düzgün ağlayan birisi değilim. Ama 2 kişinin sarıldığı bir sahne gördüğüm de arkadan bakan kötü adamı görünce direk açılır musluklar. O da öyle bir oynar ki oyunculuğu ağlatır. O anda pek müziğe gerek yoktur, olursa eğer itfaiye hortumu gibi olur benim musluklar. Değiştirmek isterim o kötünün maküs talihini. Maküs ne amına koyim maküs ne iyicene romantiğe osmanlıcaya bağladım. Kötüyü de iyiyi de… Ben kendime bakarım arkadaş. Ben mutsuzsam kimse kavuşmasın. Kimse elele tutşmasın. Kıskanıyorum. Ama hepsini değil lan.
Bazen böyle sokakta dolanan sevgililer görüyorum. Çocuk tipsi, kıza da tipsiz dersem şimdi çocuğa ayıp olucak. Mesela bunları hiç kıskanmıyorum. Zerre sikimde değil yani. Güzel olsa nolcak ki anasını satayım benim kide akıl. Mesela eski sevgili durumlarında da bu böyle. Benim kız vardı bi tane benden sonra sevgili buldu. Lan çocukta zerre tip yok. Tamam 1-2 hafta kahroldum ama bu sürenin bu kadar kısa olmasının sebebi o çocuğun tipidir arkadaş. Yakışıklı oldukça bu süre uzar. Düşünsene bilader kız best of modelle çıkıyor. Abovvv yüzyıl yaşasam gitmez o aşk acısı. Evlensem gitsem karayiplere balayına orda bile rakı balık ayvalığa bağlarım. Karıma anlatırım o kahpeyi.
Ne diyordum? He kötüler. Kesin şöyle düşünüyorlardır.
Sevmedin beni.
olsun…
Sevme boşver. Sen bana kız.
Nefret et. Bir şey yap bana.
Esas bir şey yapmazsan giderim ben.
Onu sev. Ben size bakayım.
Üzüleyim…
Senin için üzüleyim, o da yeter.
Sen varsın çünkü.
Ama bir şey yap bana.
Nefret et.
kız.
Ama bir şey yap.
Ben de aslında çok sevmiyorum seni.
Böyle senle konuşurken sesimin titremesine bakma,
Akşamları buğulanan gözlerim,
seni düşündüğümde ki gögsümde ki ağrı,
isptalamaz ki seni sevdiğimi.
Çok sevmiyorum seni.
Sen bana kız.
Sen benden nefret et.
Sen onu sev…
Ben de aslında çok sevmiyorum seni.
Benim ki sadece…
Son yorumlar